çocukluğumun soğuk geceleri
Gönderilme Tarihi | Temmuz 8, 2010 | 6 Comments
Dün gece çok zor uyudum.
Sabah kahvelerini içerken bahçenin bir ucunda, sanki hep oradaymış gibi “kendiliğinden bitiveren” bir martı yavrusu gördük. Aslında bu martı yavruluk evresinin sonuna gelmiş, ergenliğe adım atmıştı. Boyu posu yerindeydi ama tüylerinin çoğu hala grimsi, boz bir renkteydi. Gelen geçene merakla bakıyor, korkunca “gagalarım ha!” tavrında bir hamleyle tehlikeyi savuşturuyordu. Çok geçmeden anladık ki, bu martı uçamıyordu.
Çok sıkışınca telaşlı adımlarla, bahçeye bitişik kaldırımda volta atmaktan ibaretti yapabildiği. Annemle bir an, “ ya yola çıkar, ezilirse?” endişesine kapıldık ve martıyı bahçeye almaya karar verdik. Annem cesur bir kadın olarak kaşla göz arasında bir çekmeceden kışlık gri eldivenlerini çıkardı. Bahçeden, kaldırımın yanında tünemiş martıya bir hamle yaptı ki, bizimki yaygarayı kopardı. Neyse kanatlarını açarak bizim bahçeye atılmasının ve konduğu ortancaların arasından telaşla kaçışmasının ardından, biraz daha güvenli olduğunu düşündüğümüz bahçedeydi artık. Ona biraz mama ve su verdik ama ne zaman bizi görse, perdeli ayaklarını bahçe betonunda şaplatarak kaçışıyordu. İçeri girip onu rahat bıraktık. Bir süre bahçenin bir yanında tünedi ve dinlendi. Sonra gagasının ucundaki ekmek parçasından anladık ki mamayı bulmuş.
Annem bütün saf duygularıyla bunun adı Mart olsun dedi. O gün pazara gittik geldik ve hep göz ucuyla Mart’ın ne yaptığını kontrol ettik.
Gece eve dönerken baktım ki Mart sokağa fırlamış yine. Karşı apartmanın kaldırımında sabit duruyor. Sanki bu sefer oraya ışınlanmış gibi. Biraz uzağında yavru bir kedi… Arabaya binince anlıyorum ki o tek kedi değil. Büyük çöp konteynırlarının altında üç tane daha bekleşiyor. Mart’ın etrafını sarmışlar, o ise hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi görünse de, daha beyazlaşamamış tüylerinin altında bir yerde, kalbi hızla atıyor. Dikkat kesilmeyi bir an bıraksa parçalanabilir. Kedilerin masum olmadıklarını biliyorum. Onun yorulmasını bütün gece göz kırpmadan bekleyebilirler. Öksüz martı Mart’a doğru bir hamle yapmaya kalkışınca kaçmaya başlıyor, kediler de peşimizden. Kedileri kovalıyoruz. Mart yine can havliyle birinin bahçesine atıyor kendini.
Gecenin bir vakti kimse öksüz bir martıya yardım edemez. Onun tek şansı uçmak. Can havliyle uçmak… Korkmadan uçmak. Yoksa ölecek. Biz ne kadar uzatmaya çalışsak da yaşayan halini, o yürümeye devam ettiği sürece bir gün ölüp gidecek. Zaten sabaha çıktı mı onu bile bilemiyorum.
Göğüs kafesime oturmuş bir koca taşla eve döndüm. Karanlıkta yürürken küçük bir gölge ayaklarımın peşi sıra koşmaya başladı. Bir karış bir gölge. Eğilip baktım, yavru bir kedi. Ceviz kadar kafasını onun için asırlık bir ağaçtan bile büyük olan bacaklarıma toslayıp duruyor. Miyavlamalar, şikâyetler içinde. Aç. Eve girip mama alıyorum, sokağa çıkıyorum nefes nefese ki, yok. Yok olmuş. Bütün o pisipisi çekmelerimin, otların arasında aramalarımın faydası yok. Bu, gece sokaklarda kaybolan kaçıncı öksüz yavru? Taş giderek ağırlaşıyor.
Güvenli, sıcak evimize giriyoruz, Colin’in sokaklardaki kıyımdan, kargaşadan haberi yok, bir martının peşinden koşmak yerine topunu istiyor.
Külçe gibi yığılıyorum yatağa, çok zor uyuyorum.
Beyaz Gürültü
Gönderilme Tarihi | Nisan 27, 2010 | 6 Comments
Pencereden beton yığınlarının arasında bir yama gibi duran site yeşilliklerine bakıyorum. Kuvvetli rüzgârın da etkisiyle önce yukarı sonra aşağı sonra da düz bir çizgide dans eder gibi ilerleyen kaçkın, kırmızı bir balon oradan oraya sürükleniyor.
Bugün okula gitmedim. Kötü işaretler alan bir Hintli gibi, Kızılderili bir şaman gibi ya da sadece o gün içinden bir ses “okula gitmeyip evde çalışmalısın” diyen biri gibi… Hazırlanmaya meylederken birden bir üşüme geldi. Sanki soğuk hava pijamanın paçalarının arasından girdi, derimden içeri sızdı, kemiklerim ürperdi. Yatak odasına değil, ters yöne, mutfağa gidip tarhana çorbası pişirdim. Çorbanın nemli ve sıcak dumanı ellerimi ısıtsın diye, arada kaşığı tutan elimi değiştirerek, camdan bakmayı sürdürdüm. Bulutlar sanki bazı filmlerde insana o an vermesi gereken duygu neyse onu vermeye yarayan bulutların hareket ettiği gibi hızlı hızlı, açıklı koyulu ilerlediler gökyüzünde. Ellerim ısındıysa da bacaklarım hala buz gibi. Gittim kaloriferi açtım. Mayıs ayına ramak kala, gittim kaloriferi açtım, ağaçlar utancından yerlere eğildiler dışarıda. Bu bile yeterli bir sebep bugün, dışarıya çıkmamak için.
Kimsenin talihsiz havalarda dışarı çıkma gibi bir zorunluluğu olmamalı mükemmel bir galakside bir yerde.
Şu anda beş Türk lirasına alınabilecek en iyi romanı okuyorum. Bitirmeme on beş sayfa kala durdum. Gidip kalınca bir eşofman takım giydim. Bilgisayarı açtım ve şimdi bunları yazıyorum. Romanın adı : “ Beyaz Gürültü”. Aslında bunu mayıs ayında okulda yapacağım bir sunumun bir parçası olarak okuyorum. En son ekoloji ve edebiyatın kesiştiği noktalardan bahseden makalelerde adını duymuştum. Sonra biraz araş taraş sonucunda kitap hakkında birkaç makale daha okudum. Ertesi gün Beyoğlu’nda peşine düşmüştüm bile. Kitabı Pandora’ya sipariş verdim. Ama oradan Mephisto’ya girdiğimde iki tane birden buldum. Birini aldım. Çok bulunan bir kitap değil ama şu anda en azından Beyoğlu’ndaki kitapçılarda iki kopyası var bundan eminim.
Bazen üst üste aklınızdan geçen ve düşünce izleri hala taze olan konular varken ve yeni seyrettiğiniz ve etkisinden bir türlü kurtulamadığınız bir film kafanızda döner dururken, elinize geçen bir kitap bu durumda “ Beyaz Gürültü” her şeyi tamamlayabiliyor. Bu kitap benim kendimce kafayı taktığım konulardaki eksik lego parçası gibi, bir meselenin unutulmuş ama söylendiğinde aniden akla yatan ana fikri gibi. Ama ben kitap tamamlanmadan, bitmesine sayfalar kala, neden oturdum bunları yazıyorum? Bu kitap bende okudukça yazma hissi yarattığından, her sayfa çevirdiğimde kafamda bir cümle belirdiğinden ama ne kitabı bırakabildiğimden ne yazmaya oturabildiğimden belki. Ancak şimdi.
Kendi küçük evrenimde bana tanıdık olan meselelerle akraba bir başka mesele daha bulmuş gibi sevindim. Bir kitapla bir yerlerden tanıdık çıkmış olmak diye de bir his varmış. Salinger’ın o müthiş Glass ailesi ile yakından akraba olan akıl almaz çocuklar var mesela kitapta. Kadınların o kolaylıkla hayatı idare etme hallerinin ardındaki kan donduran ihtimallere dair bir tamamlama konusu da içermesi cabası. Sonra o hepimizin alışveriş merkezlerinde hissettiğimiz tüm o duyguların birebir tercümesi var. Kelimeye dizilmiş hali. Bir alışveriş torbası dolduğunda hissettiğiniz tüm o rahatlamayla karışık, yenilenmiş, evi doyuracak gıdayı temin etmiş olmanın verdiği, dolabı doldurup kapamadan aldığınız renkli sebzelere ve açılmamış tüm o parlak paketlere bakarken hissettiğiniz garip tamamlanmışlık hali. Şehirli yaratıkların iç seslerinin bir nevi alt yazılı hali. Korkulardan kaçarken alışveriş merkezlerine sığınan bizim gibiler için bir açıklayıcı rehber. Kozmos filmine gitmiş ve Reha Erdem’in ilk filminden beri içinden içinden “İnsan nedir ki?” diye sormuş olanlar için tanıdık bir duygudaş: Don Delillo. Gidin tanışın. Tanıdık gelecek ama rahatsız da edecek tüm o kelimelerin sahibi ile.
Rüzgâr korkutucu gürültüler hatta gümbürtüler çıkararak esmeye devam ediyor. Benim radyomda hafif müzik çalıyor. Dışarıdaki sert gürültünün etkisini azaltmaya yarayan yumuşak başlı melodiler. Arada muhabbet ediyoruz havası ile konuşmayı pek iyi beceren bir adam bir şeyler söylüyor.
Don Delillo markette, kasadan geçenleri torbalama işine giren genç bir çocuğun hislerine ve büyükannelerinin dertlerine tercüman olur:
“ Zen gibi bir şey büyükanne… İki tane torba koparıp birini öbürünün içine geçiriyorsun. Meyveleri ezme, yumurtalara dikkat et, dondurmayı yalıtımlı torbaya koy. Her gün binlerce insan yanımdan geçer ama kimse beni görmez. Seviyorum bu işi, büyükanne, tehlikeli hiçbir yanı yok, ben de hayatımı tehditten uzak yaşamak istiyorum. Onlar da üzgün üzgün dinler. Yaşlı beyefendi kuş yuvasını andıran beyaz saçlarının arasından ellerini geçirir, kadın elinde katlı duran gözlükleri yüzüne bastırır. Bulutlar batıya doğru yönelen ayın önünden yarış eder gibi geçerler, mevsimler kasvetli bir kurguyla değişir, görüntü kış sakinliğinin derinliklerine uzanıp bir sessizlik ve buz manzarasına ulaşır”.
gerçek üstü köfte
Gönderilme Tarihi | Nisan 21, 2010 | 3 Comments
Okula doğru yol alırken ne yiyeceğime hâlâ karar verememiştim. Birden Kurabiye Sokak’ta bir kalabalık ilişti gözüme. Bir köşede birikmiş yemek yiyen. Meğerse orası Köfteci Hüseyin imiş.
Sokağa attığı masalarda bir tane bile boş yoktu. Beni içeriye, salona aldılar. Salonu salaş diye tabir edebilirim. Ama bir yandan da kendi halinde bir düzeni var sanki. Bir köşede unutulmuş elektrikli ısıtıcıdan, duvara iliştirilmiş bilgisayar ekranı kadar bir plazmaya kadar, her şey gayet kendine has. Müşteriler olarak da ilginç bir yelpazedeyiz. Önümde altı kişilik bir Japon topluluk var, hepsi de siyah takım elbiseleri, yaka kartları olan iş adamcıkları. Onların yan masasında gömleğinin düğmeleri göbeğine kadar açık, göbekli, dirseği havada, masanın dışına bakan bir açıyla oturan ve rahatça küfürlü konuşan bir abimiz ve onun muhabbet ettiği sadece ensesi görünen diğer bir abi. Benim yanımdaki masada banka memuresi görünümlü iki kadın, gayet ölçülü bir muhabbetteler. Son gelen tek tabanca abi ise altmış sekiz kuşağından, yeşil parkalı, beyaz saç ve sakal orijinal. Böyle bir gerçeküstü mekânda plazmada Şakira’ya bakarak yemek yiyen bir topluluğuz.
Çok hijyen olmayan masaya önce ayran, bir adet ucuz peçete ve bir tane çatal bırakılıyor. Köfteleri bıçakla yemeniz gereksiz bir şey, her Türk gibi çatalın kenarıyla kesmeniz bekleniyor. On dakika kadar bir bekleyiş sonunda, köfte ikram edilme sırası bana da geliyor. Köfteler tombik, sulu, yanlarında acı salçalı sosla geliyor. Tarafımdan gayet çabuk tüketiliyor.
Mukayese edersek yediğim çoğu (bkz. Sultanahmet) köfteden güzel olduklarını söyleyebilirim. Nostaljik sokak köftesi, tükürük köftesi diye tabir edebileceğimiz türlere yakın. Boydan iki çeyrek edecek şekilde kesilmiş yarım ekmek çok taze. Sosa banarak bitirmemek zor… Ama sos acı sevmeyenler için sakınca yaratabilir.
Mekân sadece öğlenleri açık… Köfteler çabuk bitiyor. Herkes halinden memnun görünüyor. Ama kredi kartı geçmiyor. Ben şaşırıp eyvah deyince, “sonra bırakırsınız sorun değil” diyecek kadar kibarlar. Bir köfte ve bir ayrana on bir tl veriliyor. Ucuz sayılmaz. Ama her yerde de böyle köfte bulunmaz.
Kurabiye sokak Parsifal ve Zencefil gibi iki mekânın olduğu sokakta. Ben Parsifal’e arada gitsem de Zencefil’i pahalı bulur gitmem. Vejetaryen da değilim, artık canım çekince ilişecek bir masa bulursam Hüseyin’e gider, köftemi yerim.
Not: Masaya Taşdelen misali cam şişede su getiren, masasında esmer veya beyaz şeker olmayan, ucuz kağıt peçeteleri sayıyla getiren bir mekâna girdiklerinde “ay burası şehirlerarası otobüs terminali gibi!” şeklinde bahisler açan ve “ızgara tavuklu salata üstü cheese cake” ile beslenen” arkadaşlarınızı bu tip mekanlarda misafir etmeyiniz.
devamini oku »

