solo şarkılar

Tarih| Temmuz 7, 2009 | 4 Comments

Araba sıcak havanın içinde, yanan asfaltlar üzerinde yol alırken her kilometre beni sanki sadece eve değil, saklı bir bilinmeyene doğru yaklaştırıyordu. İçinde sanki bir ödevi yapmış bitirmiş gibi bir huzurla tatilden (!) dönen var mıdır bilmiyorum ama ben işte tam da böyle hissediyordum. Sağlı sollu uzanan tarlalar, zeytin ağaçları, günebakanlar, ıssız topraklar, ormanlar, barajlar, virajlar, dinlenme tesisleri… Manzara sürekli değişiyordu, yavaş akan bir yol filminin içinde koltukta sabit duran kız bendim. Babam sanki uyuyor gibi araba kullanıyordu. Hem arabadaydık, hem değildik sanki.

Sessizlik arada ağırlaşıp sanki üzerimize terden bir katmanmış gibi yapışmaya başlayınca daha da çekilmez oluyordu. Böyle zamanlarda radyoyu açıyordum ve geçtiğimiz yerlerden bir radyo istasyonunun oltaya takılmasını bekliyordum. Böyle zamanlarda en vefalı balık TRT FM oluyor galiba. Spikerlerinin o öğrenilmiş, duru Türkçeleri bazen plastik şekerleme kâğıtlarının sesi gibi hışırdasa da, en azından çeken bir radyo bulmuş olmak bile insanı sevindiriyor. Biz o dönüş yolculuğunda Barış Pirhasan ile yapılmış bir söyleşiye denk geldik. Yağmurun Elleri şarkısına nasıl söz yazdığını anlatıyordu, sonra Ah Belinda filminin senaryosunu yazdıktan sonra bunu kimse anlamaz diye yapımcıların filmi çekmeye yanaşmamasını. Arada sürekli gülerek konuştuğunun altını çizmekten bir gıdım bile yorulmayan cıvıldak sunucu onun şiirlerini okuyor, Pirhasan’da derviş sabrı gösteriyordu. Sonra sabrıyla beraber sesi, Isparta civarında bir dağın ardında kayboldu.

İki kere mola verdik. Birinde hem gözlemeler hem de ayran feciydi. Uzaktaki lacivert bulutlara varmaya çalıştıkça sanki onlar bizden kaçıyormuş gibi sıcağın altında kovalamaca oynayarak yola devam ettik. Ben gazeteleri okumaya daldım. Nil Karaibrahimgil’in röportajına. O yine fırfırlı elbisesinin ve diş macunu reklamı gülümsemesinin eşliğinde gözünüz gönlünüz açılsın pozları vermişti gazeteye. Kelime oyununa gelince, keşke dediler, ölü bir kelime dedi. Birden bir şey oturdu içime, ya da bir şey saplandı. Nasıl bir şeydi şimdi tam tanımlayamıyorum. Onun o fırfırlı elbisesinin içinde cıvıltılı sesiyle: Keşke ölü bir kelime demesi beni bir çocuğun en ağır lafı etmesi gibi şaşırttı. Boş bulunmuş gibi hemen gözlerimi resimden kaçırdım, Kütahya 5 km, keşke ölü bir kelime.

Bir yere varıp orada durmak bir şey ifade etmiyor artık, ondan kuşları daha çok seviyorum. Ondan bir yere gidip orada durmayı düşündüğüm gibi sevemedim, çünkü orada uçmama çok izin vermediler. Hâlbuki benim zihnim çok uçarıdır. Beni bir bırak taş merdivenin kenarına tek başıma, ben oradan nerelere giderim. Bırakmadılar, onlara daha çok lazımdım. Ondan fazla kalmaya dayanamadım. Döndüm hemen. Daha dönerken uçmaya başladım.

Masanın ucuna kondum. Suyumu yanıma koydum. Durdukça gitmek için.

Yorumlar

4 Responses to “solo şarkılar”

  1. nur
    Temmuz 7th, 2009 @ 15:50

    ..Pıt açıldı sayfa.. içine aktım yazının tarifsiz bir hızla okudu gözbebeklerim yazı bitti aklım el salladı AN*ıma yutkundum..beynimin içine düşürdüğün ilk cümle şahanem benim oldu…teşekkürler margot bilindik, her daim duyulan ama hiç biri birleştiğinde şuanda yaşadıklarımı hissettirmeyen güzel, vuran ve okşayan güzel cümleler ve de kelimeler için… hoşgeldin sefalar getirdin…her yudumunda hem kendini hem bizleri uzaklara götürmen dileğimle sevgiler…nur

  2. reality
    Temmuz 8th, 2009 @ 16:49

    Hoşgeldin…Ne bir eksik,ne bir fazla…Son
    derece yalın,düşündürücü ve akıcı…Fazla söze
    gerek var mı?

  3. Oya Kayacan
    Temmuz 10th, 2009 @ 02:56

    Margot canım, yıllardır ‘keşke’ sözcüğünün beni neden ölümüne ‘irritate’ ettiğinin farkına varamamıştım. Bence de ölüymüş demek ki:( Her zamanki gibi keyif içinde okudum seni, ‘kokusu noisette à la vanille’ yumuşağında kahvem ve tebessümümle.

  4. hera
    Ağustos 31st, 2009 @ 03:01

    issiz kaldigina ne kadar sevindim anlatamam! ne derler dusman catlatiyorsun:)
    ilham perilerin bol olsun,
    sevgiler,

Cevap yaz





HAKKINDA

Margot İstanbul’un eline doğdu. İlk masallarını dedesinin kucağında potinleri yere değmiyorken dinledi. Eli kalem tuttuğunda ilk iş kendi masallarını yazmaya başladı. Defterler defterleri kovaladı. Bir gün blog denen internet defterini duydu. O günden beri başından geçen masalları internette yazıyor.
devamını oku

Siteden Haberlere Üye Ol

Arama