kapı, ayna, sahaf…
Tarih| Ekim 18, 2009 | 5 Comments
İç kitabına şöyle bir göz gezdirdim, sayfalar birikmiş okunacak,
Oturdum, yazmaya başladım.
Serin mi ılık mı olacak, kararsız kalmış bir sonbahar günü. Köprünün altında oturuyorum denize karşı. İçinden birden bire kıpır kıpır bir balık çıkıp, oltanın ucunda göğe yükseliyor. Alt kattan onun misina ile yukarıya çekilişini seyrediyorum. Sonra, sepet sarkıtır gibi bizim kattan geçerek denize salınan ucuna ekmek dolanmış oltaları. Gemilerden birinden lale iner birazdan. Telefon onun inmesine ayarlı bir alarm gibi çalmaya başlar. Çay fincanı bir elde, Roland Barthes’ın yaşamını anlatan kitap diğer elde, denize bakarak bekliyorum. Güzel bir gün olacak diye.

Lale gelir gelmez kavuşma kutlaması birer orta şekerli kahve. Çantasından bir paket çıkarıveriyor, doğum günüm kutlu olsun! Ne kadar incesin sen lale ve ben seni nasıl özlemişim diye düşünüyorum. Küçük paketin içinden üzeri kelebek ve çiçeklerle süslenmiş yeşil bir ayna çıkıyor. Gülümsemeden edemiyorum bu tam da benlik bir şey işte, bileğinde çıngırdayan atlarla bezeli bilezik, üzerinde minik aynalı bir heybe taşıyan kız için birebir bir hediye. Sevinerek Topkapı Sarayı’na ve gemilere bakıyorum, gezmeye başlamadan önce bir nefes daha iyot kokusu.
Karaköy’e doğru güle oynaya bir yürüyüş tutturuyoruz. İstanbul Modern’e varıp orada hem Bienal gezeceğiz hem de Sarkis’in sergisini. Hava bazen yüz ısırtan rüzgarlar savuruyor, bazen duruluyor. Öğrenci olmanın uzaklarda kaldığını sandığım bir torpili gereğince her yere bedava giriyorum neredeyse… Bienal bizi çok heyecanlandırmıyor , görmüş olduk diyoruz. Yüksel Arslan’ın Santral sergisindeki gibi heyecanla kaybolamıyorum, biraz üstün körü gezip çıkıyoruz.
Modern’in kapısından girer girmez Burhan Uygur’un kapısı karşılıyor insanı. Her ucuna ayrı bir masal ilişmiş, konmuş, işlenmiş. Kapıdan bir türlü ayrılamıyorum, kapıyı değil resmini alıp, karton bir rulo kolumun altında, gezmeye devam.
Alt katta Sarkis, tekinsiz bir masalın içine çekiyor bizi. Aynalar ve türlü oyunlar. Çantamda bir ayna ile ayna oyunlarından etkileniyorum. Minik uzay mekiğimizle, adım attığımız, muamma bir gezegendeyiz. Şamanlar tarafından terk edilen bu gezegende,televizyonlar açık kalmış! Kendinden bir şey bırak diyen Sarkis Bey’i kırmamak için ben aynanın hediye paketinin şifon kurdelesini, Lale çantasından Yusuf Atılgan’ın kitabına ait ayracı bırakıyor. Minik kırmızı bir M çiziyorum masaya. Herkes bir şeyler bırakmaya hevesli görünüyor, Lale de lale çiziyor bir kenara.
Yorgunuz ama Kabataş’a kadar yürüyemeyecek kadar değil. Rüzgar sanki şimdi daha da soğuk esiyor. Kapüşonumu takıp uygun adım devam ediyorum.
Füniküler bizi Taksim’e götür!
Fünikülere biner binmez sandalye kapmaca oynuyor ve çöküveriyoruz. Kondisyon üzerine mini bir sohbet, ne yesek konusuna ister istemez kayıyor. Artık çok yürüyemeyiz, hem yakın hem leziz yemek yenecek neresi var?
Haydi Parsifal’e! Gelsin domates çorbaları, ısıtsın mideleri, gelsin pazı dolmalar… Sebzeleri öyle bir pişirmeli ki insan hep böyle ağız sulandırıcı olmalı mamalar. Lale bizim kitabı alsın diye Amargi’ye uğruyoruz. Oradan 11’e 10 kala filmine bilet almaya gidiyoruz. Arada bir kafamızı uzatıp Emek’ten içeri bakıyoruz ki, bilet alınacak Filmekimi kalmamış. Neyse biz biletimizi alalım bari diyerek Sinepop’tan içeri giriyoruz. Olacak şey değil galiba ikimiz de ilk defa gelmişiz bu sinemaya! Bilet alalım derken ben birden; ‘Lale! Diyorum. Benim kapı resmi nereye gitti?’ Eyvah, acaba nerede unuttuk? Akılsız başımın cezasını çekmek üzere Amargi’ye gidiyoruz, Emek’e tekrar. Yok, yok! Kapı ortadan kayboldu. Sinepop’ta gişede duran kızcağıza soruyorum telaş içinde, burada bıraktım bir yere ama bulamıyorum. Lale bana teselli kahveleri ısmarlıyor. Kapı kayboldu, büyülü kapı.

Film başlayana kadar Ayça’ya uğrayalım diyoruz. Aslıhan pasajında sahaftır Ayça. Babasının ayrı, kendisinin ayrı bir dükkânı var. Gencecik ve güler yüzlüdür, aradıklarımı bilir. Bulunca da haber eder. Ayça bir hanımla muhabbette, biz kitaplara göz gezdirirken hanım birden bana dönüp; ‘Aynanız var mı?’ diyor. Ben biraz duraklayıp, yüzüne bakıyorum. Var evet, çantamda, yeni hediye geldi bana. Çantadan paketi çıkarıp açıyorum. Gülüşüyorlar, ayna şahaneymiş! Lale’yle gülemiyoruz, sanki kapının kayboluşundan sonra gizemli olayların farkında olan tek ikimizmişiz gibi, hayretle bakıyoruz birbirimize.

Film saati geldi. Salon karardı. Mithat Bey, Galata Köprü’sünün altında(sabah benim Lale’yi beklediğim sandalyeden biraz uzakta) belirdi,bir siluet olarak yavaş adımlarla kameraya doğru yürüdü. ( Filmi daha sonra anlatırım ama nasıldı diyenler için, güzel, sevimli ayrıntıları olan ama oyunculukları ve diyalogları sanki biraz eğreti duran bir film olmuş derim).
Ara oldu. Salon aydınlandı. Gişedeki kız elinde karton bir ruloyla merdivenleri çıkarak bize doğru yürüdü. Gülümseyerek ‘ Filmi rahat seyredin diye getirdim’ dedi. Bir sütuna dayalı bulmuşlar. Nasıl oldu, biz nasıl görmedik, anlayamadık…
Sinemadan çıktığımızda Beyoğlu’nun azgın kalabalığı sel gibi akmaya devam ediyor, yağmurda gezinen şemsiyeler kör etme tehlikesiyle bir yükselip bir alçalıyordu. Laleyle sarılarak ayrıldık.
Yorumlar
5 Responses to “kapı, ayna, sahaf…”
Cevap yaz



Ekim 18th, 2009 @ 12:36
e doğumgününse ve ben unuttuysam tüühhh ki ne tüh! cezamı bekliyorum
Ekim 19th, 2009 @ 01:40
Handan’cığım, olur mu öyle şey? Hem benim doğum günüm epey önceydi de biz anca buluşabildik
Ekim 19th, 2009 @ 09:18
Margotçum selam…:((( ama bilmiyordum ben doğumgünün olduğunu …Nice nice şahane sevinçler yaşayacağın ,hayallerinin cumburlop gerçeğe dönüştüğü ,kötü olan şeylerin derin nefes alıp değil on bir bile demeden bittiği ,hep ,her an gülümsediğin ,gözlerinden yaş bile gelse buna yaşadığın mutlulukların neden olduğu ,şahane ötesi sağlık ve huzurla geçireceğin …”hazır indirimdeyken biletlerin:)” görmediğin hiç bir güzelliğin kalmadığı,içinden geçen tüm güzel düşüncelerinin gerçek olduğu..seni üzen ve canını acıtan ne varsa sihirli bir deynekle yok olduğu (allahım benimde olsun lütfen:))) …süper duble şahane ötesi yaşlara…yanaklarından öperim…dip not:çok uzattım ama üzüldüm gerçekten gerçek gününde doğum gününü kutlayamadığım için…bunun içindir ki bundan böyle ekim ayı boyunca margot doğumgünü kutlamaları 31 gün 31 gece serbestçe kutlanabilir ayı ilan ediyorum …sevgilerimle nur
Ekim 19th, 2009 @ 10:26
Nur’cum, gözümün Nur’u
Üzülme lütfen ne var üzülecek! Hem zaten ben de bu sene öyle mumlu, pastalı bir kutlama yapmadım. Kendi aramızda sessizce herkesin kendi seçtiği pasta dilimini özgürce lüplettiği bir Özsüt seansı yaptık o kadar ! Bu arada Thomas adında bir pasta yapmışlar, benim gibi fıstık seven kim varsa acilen denemeli!
Bütün güzel dileklerinin aynısı ve fazlası dilerim ki seni bulsun Nur’cuğum! Çok teşekkür ederim güzel dileklerin, vitamin gibi morallerin için. Sağolasın…
Kasım 16th, 2009 @ 15:23
Selam margotçum uğradım yoktun evde …sesin soluğun çıkmadı bi notçuk karaladım …kapına sevgilerimi astım kaçtım…güzel cümlelerinde buluşmak dileğimle …haydins kal sağlıcak ve sevgiyle:))