MARGOTTO

Margot Sirkeci Garı’na Flaubert’i karşılamaya gider…

Tarih| Ocak 27, 2010 | 4 Comments

Üzerinizde hiçbir şeyin durmadığı zamanlar oldu mu? Her şey sanki üzerimden kayıyor gibi bu aralar, ne giysem eğreti duruyor üzerimde, saçlarımı ne kadar yukarıdan toplasam düşüyor, kırmızı ojeler suya girer girmez aşınmaya başlıyor, akıntıyla baş edemeyip yüzmekten sıkılan, durunca üşüyen, yüzünce yorulan, iki arada bir derede hallerdeyim nedense bugünlerde.

Bundan önceki yazılardaki ev toplama kandırmacası bir noktaya kadar dayandı. Ucu ucuna duvara tutturulmuş tutkallı resimler gibi iki gün geçmeden pat diye attı kendini yerinden. Her şeyin yerli yerinde düzgün ve derli toplu durması da hepi topu iki gün sürdü zaten. Sonra resim bir yanından eğrildi, ben de ona bakmaktan sıkıldım. Çelişkili haller içindeyim bu günlerde. Çelişki yumağından bir çığ gibi büyüyor ipe sapa gelmez hezeyanlarım.

Keşke mektuplaşacak bir Sevim Burak’ım olsaydı. Keşke bir deliye dökebilseydim içimi, manasız her halime beraber deli kahkahalarıyla gülebilseydik. Keşke her şeyin birden manasızlıklara gömülmesini gösterebileceğim biri olsaydı. Keşke Flaubert yaşasaydı ve Türkçe bilseydi. “Orient Express” sponsorluğundaki gezilerinin birinde yine İstanbul’a gelmiş olsaydı. Kel ve huysuz amcam Flaubert’i garda karşılayıp, “hoş geldiniz mösyö deseydim ama boşa geldiniz”. Buralarda da o aradığınız kaçışa denk düşen bir şey yok. “ Biliyorum derdi herhalde, ben zaten senin keşken yerini bulsun diye geldim”.

Zira Flaubert Osmanlı’da bir korsan, İzmir’de bir Türk, İstanbul’da bir serseri, İtalya’da bir dilenci ve daha birçok şey olup kaçmayı hayal etmiş, birden kimliğini bir eldiven gibi sıyırıp atmayı o kadar çok dilemiş olsa da yapamamış. En sonunda hiçbirinin olmayacağını anlamış, bir yere gitmemiş oturmuş yazmış. Jale Hoca’nın dediği gibi Emma Bovary de aslında bir sanatçıydı. Ama disiplinden ve istikrardan uzak bir sanatçı o yüzden Emma bir Flaubert olamadı. Flaubert içindeki bütün sıkıntıları dönüştürdü, onlardan bir Emma yarattı.

Emma’larla çok fazla muhatap olunca ve sancılar içinde, içimde bir Emma gezinip durunca, her yere onun o bir türlü mutlu olamayan densiz halleri sinip duruyor sanki! Ondan bu karlı gecede bir trenden mösyö Flaubert amcanın inip bana o “gizli kelimeleri” söylemesini hayal ediyorum. Amca ne olur “Emma’ndan nasıl kurtuldun bir anlatıver! Bütün Bin bir Gece  Masalları senin olsun, şarkın bütün uçan halıları önüne serilsin, bakır cezvelerde bütün Türk kahveleri senin için tıngırdasın mangallarda, bana bir deyiver şu işin sırrını”.

Bu içinde büyüyen söz tespihlerinin, teşbihlerinin, kelimenin her türlü sivri köşesinin içinden çıkmadığında bir kalbine oradan gerilip midene nasıl batım batım battığını en çok sen bilirsin. Bir yerlerde durunmanın nasıl da zor olduğunu insanın bırak Fransa’dan İstanbul illerine, kendini oradan oraya vurmasını en iyi sen. Evden kaçarsın sokaklara, sokaktan kaçarsın eve. Dıştan kaçarsın içe, içten kaçarsın dışa. Elin titrer, miden bulanır, gözlerin kamaşır. Bir huysuz his, bir tekinsiz sokak gibi bir gün buralara geleceksin diye diye içinde yankılanır. Belli belirsiz beyazlıkların nazlanarak gökyüzünden yeryüzüne indiği anlarda, bedenin de bir kardan adam gibidir, hava soğudukça burnun donar, ısındıkça kayıp yer değiştirir. Her şey bir heyelan hali içindedir. Her şey kapıları zorlar. Sen hangi kapıyı açacağını bilemezsin. Parmağına giden kapıyı bulamadıkça, yanlış kapıları açar, bir içeri bir dışarı gider gelirsin. Ama bir türlü durulamazsın.

Ben hala doğru kapıyı arıyorum Flau Amca. Senin bulduğun ve altın varakla işlediğin o kapıyı. Dalıp dalıp en yeşilinden kabuk çıkardığın o kumsalı. Dolanıyorum hala içimde bulamamanın bulantısı. Çıkmadık candan ümit kesilmeyen illerdeyim ya ben, ondan çok şükür, ümit de buralarda çokça dolanır.

Bir hatırlatma sana komşuculuklar oynayan iyi niyetli insan:

Bugün “Up in the air” isimli filmi seyrettim. Havalarda değil yerlerde dolandığım için ne kadar şükretsem azdır. Ben yukarıda yazdığım bulantı yapan sıkıntıyı her daim başımın üzerinde taşırım. Arada öper yine yerine koyarım.

Yorumlar

4 Responses to “Margot Sirkeci Garı’na Flaubert’i karşılamaya gider…”

  1. Oya Kayacan
    Ocak 28th, 2010 @ 01:14

    Yaşamından kısa kısaları bir zamanlar, ki tarih fiiii, Ömer Uluç’tan dinlediğim Sevim Burak. Anne evimde, kapı komşumuzun iyi arkadaşı olan Sevim Burak. Görmeden tanıdığım, gördüğümde şaşırmadığım Sevim Burak. “Şiir yazarım,” dediğimde, “Yaz da ne yazarsan yaz,” diyen Sevim Burak. Evinde her odayı anlatması, “Dört duvarlarım not tutulu,” demesi. Aklına ne gelirse karalayıp duvarlara iliştirmesi. Onun ellerinden aldığım Yanık Saraylar nerdeeeee? Şimdi bir kitap kargaşası çıkacak, yer yerinde oynayacak ve de korkuyorum ya bulamazsam…

  2. Margot
    Ocak 28th, 2010 @ 04:21

    Şimdi okudum Annoya, Ömer Uluç vefât etmiş. Üzüldüm tam senin yorumunun üzerine gazetede bu haberi görünce.
    Sevim Burak ile ilgili kendi çapımda iyi bir araştırma yaptım, sonuçta bir makale yazdım onun hayatı üzerine. Onu seninle de paylaşmak isterim bir ara.
    Yanık Saraylar’ı bulamazsan çantama atar getiririm, hatta öyle düşününce bulamamanı hayal ettim şimdi ne yalan söyleyeyim… :)

  3. Oya Kayacan
    Ocak 28th, 2010 @ 08:15

    Bu haberi duymaya hazırlıklıydım ama böylesine “O”nun dilimin ucunda dolaştığı bir günde… Diyecek ne var şimdi? Hiiiç. Zonkluyorum.

  4. Margot
    Ocak 28th, 2010 @ 08:47

    Sana kötü bir haber vermiş oldum bugün ama görünce söylemeden edemedim Annoya :( Keşke söylememiş olsaydım çok pişman oldum şimdi…

Cevap yaz





HAKKINDA

Margot İstanbul’un eline doğdu. İlk masallarını dedesinin kucağında potinleri yere değmiyorken dinledi. Eli kalem tuttuğunda ilk iş kendi masallarını yazmaya başladı. Defterler defterleri kovaladı. Bir gün blog denen internet defterini duydu. O günden beri başından geçen masalları internette yazıyor.
devamını oku

Siteden Haberlere Üye Ol

Arama