Antalya’da ev hali

Tarih| Ağustos 20, 2010 | 2 Comments

Bazı hikâyeler mıknatıs gibi birbirini çeker.

Bazı hikâyeler birbirini doğurur.

Bazılarıysa birbirini unutturur.

Antalya’ya vardığımın ikinci günü kavurucu sıcaklar başladı. İstanbul’dan kaçarken kendimi sanki daha yoğun, yapışkan ve insanın hareket etmesini zorlaştıracak şekilde eline ayağına dolanan bir havanın içinde buldum. Temmuz sonu Ağustos başıydı. Yazlıktaki üç kadından sıcaklardan en fazla şikâyet eden bir ben, bir de anneannemdi. Ben sürekli duşa girip çıkmaktan yorgun düşüyor, girmediğim zamanlarda da olduğum yerde terliyordum. Günlük düzenimiz şu şekildeydi. Sabah insülin iğnesi için erken kalkmış ve kahvaltı hazırlamış olan anneannemi ya koltukta ya da masanın başında otururken buluyordum. Annem nedense bizden geç kalkıyor ve İstanbul’da âdeti olduğunun aksine epey geç hazırlanıyordu. Denize gitmeden önce, kahvaltı etmesi, kefir hazırlayıp içmesi, yanına su ve meyve alması ve daha hatırlayamadığım bir sürü el ayak oynatıcı işle ilgilenmesi gerekiyordu. Sonra arabası olmayan komşumuz Nevin abla çaldırılıyor, o arabanın yanında bitince denize doğru yola çıkıyorduk. Deniz genelde bana inat dalgalı ve sevimsizdi. Bir gün insafa geldi ve önümde çarşaf gibi serildi. Onun dışında her sabah balkona çıkıp, rüzgârı kontrol etmek, “bugün kesin çok güzeldir” diye dilek tutmak farz olmuştu zaten. Ama bu dileklerin sadece bir tanesi tuttu. Diğerlerinde dalgalı açık denizde şamandıralar gibi sürüklenip durduk.

Dönüşte ya eczaneye ya manava, ya markete ya bakkala ya da sağlık ocağına ama mutlaka bir yere uğranıyordu. Sonra eve eller kollar poşetle dolu dönülüyor, eve dönüldüğünde duş alınıyor, öğle yemeğinden sonra herkes ya uyuyor ya da sıcaktan bayılıyordu. Ben elimde kitap koltukta kendime geldiğim saatlerde yanağımı yastıktan bir çıkartmayı kâğıdından ayırır gibi zor ayırıyor, yüzümde kareli yastık izleri ve terden enseme yapışmış saçlarımla yine duşun yolunu tutuyordum.

Saat beşe yaklaşırken çay hazırlıkları başlıyordu. Her gün bir komşu tarafından çaya çağırılıyorduk. Ben bu çaylardan sadece ikisine katıldım. Katıldığım çayda annem ve yaşıtları yeni öğrendikleri sağlık reçetelerini birbirleriyle inanılmaz bir mutluluk içinde paylaştılar. Evlerden keçiboynuzları, adını ilk defa duyduğum pekmezler, otlar çıkarıldı gösterildi, nelere iyi geldiği tartışıldı. Beyhan teyzenin düğün hediyelerinden emaye çaydanlıkta çaylar içildi. Annem yeni öğrendiği metoda göre çayın önce suyunu üzerine demini koyarak servis yaptı. Böylece çayın içindeki antioksidanların ölmediğini iddia etti. Böylece yeni bir şey daha öğenmiş olduk.

Akşam saatlerine kadar süren bu hararetli muhabbetlerin ben sonunu getirmekten acizdim. Genelde eski günleri tekrar yaşarcasına eve koşuyor, bir kitapla odamın balkonuna sığınıyordum. Bu küçük balkon akşama doğru esmeye başlıyor, eğer nem yoksa ve şanslıysanız uzaktaki köyün arkasındaki dağlar seçilebiliyordu.

İşte bu saatlerde anneannem biraz kıpırdanmaya başlıyordu. Zira günü sıcaktan dolayı neredeyse hareketsiz geçiriyor ancak akşama doğru kendine gelebiliyordu. Onu çok esmediğine dair kandırabilirsem – ki esinti de en az sıcak kadar tehlikeliydi bu yaşta- küçük balkonumda misafir edebiliyordum.

Ve işte o zaman bütün bu arsızca sıcak günlerin en ferahlatıcı ve komik hikâyelerini dinlemeye hak kazanmış oldurdum. Önce ufak kıkırtılarla başlayan gülüşmelerimiz, giderek kahkahalara dönüşür, küçük balkondan taşıp yoldan gelip geçenin dönüp bakacağı kadar etrafa yayılırdı. Eski ahşap evdeki kiracılar, onların isimleri kadar tuhaf hikâyeleri, komik olaylar, evin en küçüğü Ertuğrul’un akıl almaz yaramazlıkları ve komiklikleri, insanların bir evin odalarında kiracı olup burun buruna yaşadıkları ama yine de birbirlerinden hiç de öyle rahatsızmış gibi durmadıkları hikâyeler. Birbirimizden bu kadar uzakken, birbirimizi hatta hiç tanımazken neden bu kadar rahatsızız şimdi? Yoksa tersi mi?

O küçük balkonda dinlediğim hikâyeler yanıma kâr kaldı. Onlarla ceplerimi doldurdum. Geçenlerde Ferzan Özpetek’in Serseri Mayınlar filmini izlerken aklıma yine anneannemin anlattıkları geldi. Özpetek’le yapılan bir söyleşiyi okumuştum orada teyzesinin arada bir, sabaha karşı “hırsız var” diye bağrıştığından ama bu feryatlara kimsenin aldırmadığından bahsediyordu. Çünkü herkes bilirmiş ki teyzesi sabaha karşı odasından çıkan adamlara bir kulp bulmak için bu hırsız hikâyesini uydururmuş. Filmde bir sahnede teyze yine “hırsız var” diye bağırınca, anladım ki o da çocukluğunun bu hikâyelerini severek sakınmış. İşte o zaman düşündüm acaba Ertuğrul benim hangi hikâyemde canlanıp, ya damda, ya sünnet yatağında, ya da koştuğu Fener Balat yokuşlarında belirecek?

Dönüşte İstanbul uçağını beklerken fark ettim ki saatim durmuş. Ağustosun inatçı sıcaklarının sürdüğü bu günlerde de hala saatsizim. Kolumdan çıktığında kolum sanki yokmuş gibi tedirgin olduğum saati nedense artık pek aramıyorum. Zaman bir süreliğine eridi.

Geçen hafta Burgaz’a giderken de saatim yoktu. Onun yerine çok sevgili bir kitap vardı yanımda: Saatleri Ayarlama Enstitüsü. Hiç şüphe duymadan şunu söyleyebilirim şimdi,  Ahmet Hamdi eğer kadın olsa anneannem olurdu. Öldü diye tabuta konulup, gömülmeye giderken dirilen, tabutun kapağını açıp “beni eve götürün”  diyen, omuzlarda muzaffer bir komutan gibi evine dönerken yolda kalabalığı durdurup bir de poğaça alan bir halayı bir tek anneannem tanıyabilir, hikâyesini bu kadar tatlı bir o anlatabilir çünkü.

Şimdi bütün bu hikâyelerin Antalya’nın, Burgaz’ın, Anneannemin, Ahmet Hamdi’nin birleştiği ve yeni bir hikâyeye dönüştüğü bir yerdeyim. Anladım ki bütün hikâyeler kendilerinden bir öncekinden bir iz taşırlar, dirsekteki bir ben gibi.

Tadımlık:

Sıcağın biraz çekildiği ve ancak nefes alınabilen o akşamlarda Yücelciğimden aldığım Katmandu’da Ev Hali isimli kitabı okuyorum balkonda. Sesli. Anneannem ve annem önce Nepal’dekilerin büsbütün deli olduklarına kanaat getiriyorlar. Arada durup onları çekiştiriyoruz. Sonra anneannem “ oku sen evladım, sonra ne olmuş?” diyor. Kitabın tam burasında rahip ders verir gibi “ televizyon insanı deli deli yerlere götürür” diyor. Anneannem hemen katılıyor bu görüşe: “ beni götürdü bile!”.

Yorumlar

2 Responses to “Antalya’da ev hali”

  1. E.Köksal
    Ağustos 23rd, 2010 @ 12:57

    bir annane dinlemiş kitabı!sahiden çok sevindim, annanenize okuduğunuz için çok teşekkür ederim! kitabın baş kişisi de benim annanem galiba.

    sevgiyle.

  2. Margot
    Ağustos 26th, 2010 @ 03:15

    Sevgili Elif,
    Kitabın bana çok sevgili bir dosttan geldi. Şu meşhur sıcakların bizi “deli deli” yerlere götürdüğü zamanlarda, su gibi okundu. Çok sevildi. Bu kitabı yazdığın için çok teşekkür ederim. Anneannem ve bütün aile adına.
    Sevgiler Benden.

Cevap yaz





HAKKINDA

Margot İstanbul’un eline doğdu. İlk masallarını dedesinin kucağında potinleri yere değmiyorken dinledi. Eli kalem tuttuğunda ilk iş kendi masallarını yazmaya başladı. Defterler defterleri kovaladı. Bir gün blog denen internet defterini duydu. O günden beri başından geçen masalları internette yazıyor.
devamını oku

Siteden Haberlere Üye Ol

Arama