güneş ışınlarının gücü adına!
Gönderilme Tarihi | Mart 1, 2010 | 9 Comments
Sabah
Okunması gereken kitapların, yazılması gereken ödevlerin, ödenmesi gereken borçların, katlanması gereken çamaşırların, taranması gereken kedinin, koklanması gereken havanın, değişmesi gereken çarşafların ve bütün bunlardan oluşan bir yapılması gerekenler listesinin başında duruyorum.
Hava güneş açmış. Güneş açınca sanki biri bana kucak açmış gibi sevinirim. Güneşi görünce koşarak yapılacak işlerin başına gelir ve dimdik dururum. Yüzümü güneşe veririm. Hava kapalı olunca yapılacak işler kol kola girer ve beni kovalar. Karanlık ara sokaklardan birine saklanırım. Başka birinin kılığına girerim. Tanınmaz olurum, kendimce içlenirim. Eski manasız Türk filmlerinde bile olmayan, yeni icat Türk filmi melankolilerine kapılmayı iş edinirim.
Hava böyle güzel olunca, utanmadan, bir de oturup yazı yazarım. Yüz bulmuş çocuklar gibi, konuşur da konuşurum. Bir çay daha koyarım. Mart ayı sanki kıpkırmızı bir elmayı uzatır gibi uzatır bu havayı bana. Hiç çekinmeden saf saf alırım. Pencereleri hep bu güneşli havalarda sonuna kadar açarım. İçimden hep bir şeyleri camdan silkelemek gelir. Bizim sitede yasak olmasa onu da yaparım.
İşte tam böyle havalarda o gün uzasın da uzasın isterim. Listelerdekilerin kökü kazınıncaya, çaylar kaynaya kaynaya katran oluncaya, çamaşırlar güneşte takırdayıncaya kadar uzasın. Bir saat bin saat olsun, pencereden yazarken elime vuran ipekten sarı ışık uzasın da uzasın.
yayınımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz…
Gönderilme Tarihi | Şubat 9, 2010 | 4 Comments
Sabahın ilerleyen bir vakti… Margotto ne zaman kapanacak olsa, içimden yazmak geliyor. Midem fena. Dün anneannemin getirdiği pazılı börekleri hazmedemiyor. Karlı bir sabah var bugün şehrin bana yakın tepelerinde. Gözlerimi devirerek bakıyorum dışarı nedense. Silkinmek zor geliyor.
Kar sanki hiç kalkmayacak gibi gelmeye başladı bana. Biliyorum olacak şey değil. Zamanı gelince o da efendi gibi çekip gidecek. Yalnız hükmünü sürerkenki doğal iktidar hali bana neden bu kadar batıyor onu anlamıyorum işte. Karla kışla ilgili de bir hazımsızlık sorunum var demek.
Al şimdi şu Türkan’lı defteri yanına, giy paltonu dal bakalım dünya denen vızır vızır işleyen kovanın içine. Metrobüse bin ondan in servise bin. Sıra bekle, vakit kolla. Akbil uzat. Beton binalar geçsin gözünün önünden, elindeki kitaba sığın. Hep dön elindeki kitaba sığın.
Bazen keşke okul yürüyerek gidilen bir mesafede olsaydı, dalgın dalgın yürümek nasip kısmet olsaydı diye geçiyor içimden. Oysa nâmümkün. Buradan kenardan kenardan, dolaşa dolaşa gidilecek bir okul yolu yok, ağaçlardaki üşümüş serçelere bakacak vakit yok. Aylak Adam’ın da dediği gibi şehir dalmana izin vermez. Hep tetikte olacaksın, yoksa ezilirsin, biri omuz atar geçer, biri sırana tecavüz eder, biri çantanı çalar, bir araba üzerine su sıçratır geçer, belediyenin açık bıraktığı bir çukura düşersin, binlerce kere döşenmiş ama hâlâ kıpırdayan taşın yanlış bir yanına basmana bakar, kayıp düşersin. Şehirde dalınmaz, kendini tutarak, mideni fark etmeden kasarak yürüyeceksin.
Giy şimdi mantonu, sar atkını. Çantandaki kitaba tutuna tutuna yürü bu şehirde. Evde uyuyan kediye tutun arada, rafta seni bekleyen başka bir kitaba tutun. Birini bıraktığın anda diğerine tutunarak, maymunların daldan dala tutunarak ilerlemesi misali ilerle bu şehrin sokaklarında. Aman tutun, yoksa boşluğa düşersin.
İkinci yarıyılın başında duruyorum, birinci yarıyıldan biraz yorgun çıkmışım ayağa kalkınca fark ediyorum. Bir umut yoklaması yapıyorum yine ceplerde, okulun ilk gününde gelenler gelmeyenler, beni ekenler… Sokağa çıkmaya yetecek kadarını çıkarıp hazırlıyorum, geri kalanını saklıyorum yine. Derin bir nefes alıyorum. Bugünü de yaşamak lazım, insana vitaminler moraller lazım diyorum.
Kaptan Margot’nun seyir defterinden
Gönderilme Tarihi | Ocak 28, 2010 | 2 Comments

Neredeyse her gün yazacağım, yazılarımı pavyonlarda saçılan gül yaprakları gibi başınızdan aşağı saçacağım. O raddelere doğru ilerliyoruz. Haydi hayırlısı.
Sevgili Defter,
Tam gitti diyorken, dün gece ben yolda giderken, bir baktım geri gelmiş! Yoldan döndü herhalde! Bir şey mi unuttu acaba? Beyaz beyaz düşünceli düşünceli yağması belki de bundandır. İki saate kalmadı yine her yer bembeyazdı. Şimdi yine çekilmiş görünüyor. Bir sürpriz daha yapar mı bilmiyorum.
Kendisine alıştık. Böyle yağmaya devam ederse artık “kar” muhabbeti de iyiden iyiye sıkıcı olmaya başlayacak. Hâlbuki ne güzel bir mevzu vermişti bize. Kar başladı, her yer bembeyaz, bu işe en çok çocuklar sevindi, İstanbul kara hazırlıksız yakalandı, zincirsiz sürücüler kâbus yaşadı, sayın seyirciler şu anda otoyol üzerindeyim ve inanamayacaksınız ama kar ayakkabımın tam üzerine kadar çıkmış durumda (eğilir karış hesabı karı ölçer heyecanlı sunucumuz), tuzlama, kayma, ekmek alma hevesi, kuşlar için ağaçlara ekmek takma hevesi, daha buradan kaya kaya giderim ama şimdilik duruyorum… Neticede kar gidince bu bereketli muhabbet konusu da ellerimizden kayıp gitmiş olacak. (Teşbihlerle yaşıyorum)
Bugün düne nazaran şişik kalbim daha bir inik vaziyet aldı. Hayatın hasbelkader bana layık görmüş olduğu bu ceykıl-haydımsı ruh hallerine alışmam lazım sanırım. (Gelgitlerle yaşıyorum)

Çok verimli işlere imza attığım bir gün oluyor bugün. Çalışma odamı düzenledim, düzenlerken kendime yazmaya elverişli bir defter buldum. Defter gayet güzel, harita metot çizgili… Fakat mühendis eşantiyonu diye bağırıyor. Baba ve koca mühendis beyler arasında olduğumdan gelen yılbaşı hediyeleri arasında bu üzerinde kombi, kazan, pano gibi “estetik” değeri yüksek resimli defterlerimiz de bol oluyor. Şimdi bu karmaşık yazılı, çapraşık logolu, kazanda bir numara olsa da üzeri gri gri kazan dairelerinin loş ve romantik özelliklerini taşıyan ajandaları kullanmak için can atmadığımı peşinen belirteyim. Onun yerine bir yazıyı çağıracak “hülyalı görsellere” ihtiyacım var. Bunun içindir ki benim aldığım defterler üzerinde ya bir şey olmaz ( düz kırmızı moleskine ya da çakma moleskine tercihimdir) ya da göze çarpmayacak bir özlü defter sözü (hayat bir seyahattir) ya da bir iki harf, tüy, taş toprak vs olur. Ki bunlar hülyaları çağırmasalar bile en azından kaçırmazlar.
Bundan mütevellit kendi defterimi kendim kaplayayım dedim. Dergilerde gördüğüm şahane resimler onlarla beraber neden tozlu köşelerde kaybolsun ki? Onlar defterlerin üzerinde olmalı işte! Gri kazan dairelerine, Türkan Şoray kirpiği duvar kâğıtlarımı döşemek için sabırsızlanıyorum. Eserimle gurur duyar duymaz buraya da bir resmini asarım. Umarım.
Deryal Baykal duyarlılığında bir atmıyoruz (!) yankılı yazının daha sonuna geldik. Defterlerle yaşıyoruz.
edit: Defterin son hali :

« go back — devamini oku »


