MARGOTTO

havalardandır…

Gönderilme Tarihi | Mart 29, 2010 | No Comments

Huzursuz ve sıkıntılı olduğum zamanlardaki halimi sevmiyorum. Değil bir işin ucundan tutmak, ellerimi kaybetmiş, öyle kırık dökük kalmış gibi bütün günü işe yarar bir tek şey yapmadan geçirebiliyorum çünkü. Bu çok kötü bir şey değil ama sevimli hiç değil. Her gün için kar zarar muhasebesi yapanlara göre değil. Öyle düşünürsek eğer bugün toptan zarar hanesine atılmış bir çizik. İç çiziği…

“Her gün verimli geçmelidir” gibi bir kod bende de var. Ah! Bugünü çok verimli geçirdim! Demek çoğu zaman beni de rahatlatıyor, gururdan göğsüm kabarıyor. Bugünü çok iyi değerlendirdim. Ödevlerimi yaptım, evi temizledim, yemeği pişirdim, kitapları okudum, kediyi taradım, buzdolabını temizledim, arabayı tamir ettirdim, alışverişi yaptım vb… Bu liste ile paralel olarak kabarıyor göğüs. Ne kadar çok iş, o kadar çok şişinme!

Ne kadar az iş o kadar çok ezilme.

Hâlbuki bazen bu değerler sisteminin hepsi boş geliyor. Bomboş. Bir sürü iş yapmış oluyorsun, o işlerin neredeyse hepsini yarın da yapman gerekiyor. Ve gün geçiyor. Hiçbir iş yapmamış oluyorsun. Ertesi sabah kalkıp söylene söylene de olsa o işleri yapıyorsun. Ve gün geçiyor. Azıcık iş yapıp azıcık uyuyorsun, azıcık tembellik edip azıcık okuyorsun. Ve gün geçiyor. Böyle zamanlarda günlerin içeriğinin mânâsını kaybediyorum. En fenası da bu sanırım.

Bugün şu an itibarı ile günü boşa geçirmiş olma tehlikesi ile yüz yüzeyim. Korkudan sürekli gözlerimi kaçırıyorum ondan. Lüzumlu işler yapmalı ve her dakika içe kaçarak neredeyse sırtıma yapışacak kadar daralan göğsüme biraz hava basmalıyım.

Ah melankoli, dersini aldığım için artık teşhisimi elim titremeden yapabilirim.

Böyle zamanlarda bir müzik açmalı ve şarkı söyleyerek, karanlık bir sokağa dalar gibi yapılacakların arasına dalmalı…

havamdayım

Gönderilme Tarihi | Mart 23, 2010 | 2 Comments

colin kazım at home 002

Havalar şıkırdadıkça, akisleri ruhumda çınlıyor. Bahar geliyor, ağaçlar donanıyor.  O pıtrak heveslerin her dalına böyle minik mutluluklar asmayıp da ne yapmalı? Ha Audrey?

colin kazım at home 007

Pötikareli masa örtüsünde beyaz papatyalar. Papatya mevsimi açılmıştır.  Alt geçitlerde, köşelerde, kovalarda, kucaklarda papatyalar!

colin kazım at home 010

Yapılacak yeni yemekler için yeni bir tarif defteri. Hayalden sarımsaklı zeytinyağına banılmış fiyonk makarnalar, soğuk şaraplar!

colin kazım at home 011

Her sabah uyanır uyanmaz başına dikildiğim Açelya. Her sabah biraz daha pembelik bahşeder bana. Alıştıra alıştıra. Açtı açacak…

Geldi gelecek bahar,  çok yakında!

Komşum Belinda Abla ve gündüz düşleri

Gönderilme Tarihi | Mart 15, 2010 | 4 Comments

Haftanın başı. Klavyenin üzerinde simit susamları ve kedi kılları…

Perdenin en ince pötikaresinden bile sızacak kadar ince bir ışık, bir huzme, bir aydınlık. Ama ev hala soğuk… Mart’ın adı bile soğuk.

Serin ve sessiz bir sabah olacak sanırken ben, yan komşunun televizyonundan gelen sesler duvarları delip geçiyor. Önce sanat müziği çaldı. O çok dayanılmaz değildi, hatta kendimi eski Türk filmlerinden birini seyredermiş gibi hayallere kaptırmama bile yaradı. Ama şimdi tahammül edilmez bayağılıkta bir şeyler çalıyor, arada kalın sesli bir adam şiir okuyor sanki. Daha çok meydan okuyor. Çocuklar bağırıyor ara sıra… Odamı işgal etmişler gibi hissediyorum böyle zamanlarda. “Çabuk defolun odamdan!” diye bağırabilirim her an Ah Belinda! Orta halli Türk evleri yaşantısının zihnimdeki arsız kâbusu…

Benim kitaplarla döşenmiş duvarımın diğer yanında yaşananlarla aramda bir tane duvar var işte incecik. Ses geçiren. Kaçıp başka bir odaya gitmek, oraya yerleşmek, mümkün elbette… Ama bunun için bu odadaki her şeyi onların seslerine terk etmek gerekecek. Şikâyet etmek de mümkün ama bir işe yaramayacak. Bir tek duymamak mümkün değil şu an.

Cep telefonunun pilini tutan kırmızı bant… Hani şu kabloları sardıklarından… Parmaklarda sedef ojeler ve beceriksizliğin kanadığı kırmızı kesik. Kırmızı bir konser broşürü, gidilmeyecek ama bilinecek olsun diye alınmış.

Çığlık çığlık kuşlar. Yan daireden kuşların bile seslerini bastıracak denli coşkuyla, meydanlara çıkmış gibi propagandayla şiir okuyan adam. Kocası evde yokken, böyle kendinden geçercesine şiir okuyan adamları dinleyen ve sürekli temizlik yapan kadın. Açılıp kapanan çekyatların patırtısı, yerlerde gezinen viledaların hışırtısı. Sıkılan çamaşır sulu bezler ve fonda duygulu, şarkılı bayağı şair, çığlıklı çocuk.

İkisinin arasındaki bir duvar. Benim sesleri dinleyen dünyama, paldır küldür teklifsiz giren sesler. Bağırış çağrış. Sanki kendisini var etmek için mutlaka “seslendirmesi” gerekiyor diğer dünyanın. Çünkü mesela şu an yoklar. En son sanki eski bir teybin geniş bir düğmesine basıldı. En son “çat” sesi duyuldu. Kapı çarpar gibi kesildi sesler. Bu odanın temizliği bitti anlaşılan. Sesli topluluk diğer odayı “temizlemek” için uzaklaştı. Muhtemelen şimdi salonda televizyon açmışlardır. Kadın yorgunluktan mutfak balkonunda bir sigara yakmıştır. Çocuk çizgi filme dalmıştır.

Masanın üzerinde kocaman yuvarlak ayna. Kırmızı kalemliğin içinde dantelli yelpaze… Poşette sayfalarca melankolik notlar. Dibinde karanfilleri kalmış, kendisi fincandan çekilmiş çay. Etamin işli çiçeklerin arasından odaya tekrar dalan ışık… Sessizlik. Yan komşular burayı tekrar işgal edinceye kadar…

« go backdevamini oku »

HAKKINDA

Margot İstanbul’un eline doğdu. İlk masallarını dedesinin kucağında potinleri yere değmiyorken dinledi. Eli kalem tuttuğunda ilk iş kendi masallarını yazmaya başladı. Defterler defterleri kovaladı. Bir gün blog denen internet defterini duydu. O günden beri başından geçen masalları internette yazıyor.
devamını oku

Siteden Haberlere Üye Ol

Arama